BARIŞ UMUDU BİLE…
BARIŞ UMUDU BİLE …
Dünya, uzun zamandır diken üstünde. Enerji krizlerinden bölgesel savaşlara, küresel belirsizliklerden ekonomik dalgalanmalara kadar herkesin gözü kulağı büyük güçlerin atacağı adımlarda. Bu nedenle ABD ile İran arasında bir anlaşma ihtimalinin oluşması dahi küresel ölçekte bir “rahatlama” hissi oluşturmaya yetti.
Peki ya bu anlaşma gerçekten sağlanırsa?
Öncelikle şunu kabul etmek gerekir: Bu iki ülke arasındaki gerilim sadece iki devletin meselesi değil. Bu gerilim; Bölge ülkelerinin kaderini, enerji piyasalarını ve hatta Avrupa’dan Asya’ya kadar uzanan güvenlik dengelerini doğrudan etkiliyor. Dolayısıyla böyle bir anlaşma, sadece diplomatik bir başarı değil, aynı zamanda küresel tansiyonun düşmesi anlamına gelir.
Savaşın Gölgesinden Çıkış
Son yıllarda bölge, vekalet savaşlarıyla adeta bir satranç tahtasına dönmüş durumda. İsrail’in özellikle Filistin başta olmak üzere yürüttüğü askeri operasyonlar, komşularının topraklarındaki işgaller, artık sadece “güvenlik” gerekçeleriyle açıklanamayacak bir noktaya gelmiş durumda. Hastanelerin, okulların ve sivil yaşam alanlarının hedef alındığı ve bunu destekleyen yoğun uluslararası raporlar; yaşananların basit bir çatışma değil, ciddi insan hakları ihlalleri ve soykırım olduğunu ortaya koyuyor.
Binlerce sivilin hayatını kaybettiği, çocukların enkaz altından çıkarıldığı, bir halkın sistematik biçimde yerinden edildiği bir tabloda; “orantılı güç” söylemi inandırıcılığını yitirmiş, Netenyahu’nun kana doymaz bir ruh halini gözler önüne sermiştir. Netenyahu’ya destek veren İsrail yönetiminin izlediği bu sert ve ayrımcı politikalar, birçok uluslararası çevrede açıkça “savaş suçu” ve “kolektif cezalandırma” olarak tanımlanmaktadır.
Özellikle Netenyahu, Trump ve destekçileri tarafından kullanılan dil ve söylemler… Etnik ve dini kimlikler üzerinden geliştirilen dışlayıcı ve zaman zaman insanlık dışı ifadeler, yalnızca bugünü değil, geleceği de zehirlemektedir. Bu yaklaşım, bölgede barış ihtimalini yok eden, nefreti kalıcı hale getiren bir zihniyetin yansımasıdır.
ABD ve İsrail içinden de aykırı sesler yükselmesine karşın, gücü elinde bulunduran Siyonist Evanjelistler, pervasızca ve savaş hukukuna ve ahlakına aykırı şekilde yürütmeyi tercih etmişler hatta bundan zevk aldıklarını her fırsatta belli etmekten çekinmemişlerdir.
Anlaşmanın Olası Etkileri
ABD ile İran arasında doğrudan ya da dolaylı çatışma ihtimali ortadan kalkarsa, bölgedeki vekil güçlerin de hareket alanı daralır. Bu da Irak, Suriye ve Lübnan gibi kırılgan bölge ülkelerde çatışma şiddetinin azalmasına yol açabilir.
İran’ın küresel enerji piyasalarına yeniden güçlü bir şekilde dahil olması, petrol ve doğalgaz fiyatlarında denge sağlayabilir. Bu durum, özellikle ekonomik krizle mücadele eden ülkeler için ciddi bir nefes alma alanı yaratır.
ABD’nin İran ile anlaşma yoluna gitmesi, İsrail’in bugüne kadar büyük ölçüde sorgulanmadan sürdürdüğü askeri ve siyasi manevra alanını daraltabilir. Washington’un diplomasiye yönelmesi, Tel Aviv üzerinde uluslararası hukuka uyma yönünde daha güçlü bir baskı oluşturabilir. Bu da özellikle Gazze gibi yerlerde yaşanan insani trajedilerin hafiflemesi için kritik bir eşik olabilir.
Ayrıca, uzun süredir askeri çözümlerin öne çıktığı bir dünyada, böylesi bir anlaşma diplomasinin hala en güçlü araç olduğunu hatırlatır. Bu, sadece bölgesel savaş gibi farklı kriz alanları için değil, küresel barış arayışı için de önemli bir dönüm noktası olabilir.
Türkiye’nin Rolü ve Yeni Denge
Tam da böylesi bir dönemde Türkiye, yönetim biçimi ve devlet geleneğiyle bir kez daha dikkat çekiyor. Türkiye Cumhuriyeti; demokratik işleyişi, kurumsal yapısı ve kriz yönetme kabiliyetiyle yalnızca kendi vatandaşları için değil, çevresindeki coğrafyalar için de bir denge unsuru olmayı sürdürüyor.
Türkiye’nin çok yönlü dış politika yaklaşımını banimsemesi; hem ABD hem İran hem Rusya ile konuşabilen, aynı zamanda Ortadoğu ve Avrupa ile temas kurabilen nadir diplomatik pozisyonlardan birini ortaya koyacaktır. Bu durum, Türkiye’yi sadece bir bölge ülkesi olmaktan çıkarıp, kriz çözücü ve denge kurucu bir aktör haline getirecektir.
Güçlenen bir Türkiye; ekonomik, askeri ve diplomatik kapasitesini artırdıkça sadece kendi güvenliğini değil, başta bulunduğu bölge olmak üzere geniş bir coğrafyada istikrarın tesisine katkı sunabilir. Arabuluculuk kabiliyeti, insani diplomasi anlayışı ve tarihsel birikimi, Türkiye’yi barış süreçlerinde vazgeçilmez bir aktör haline getirecektir.
Son Söz
Bugün dünya, güç gösterilerinden çok sağduyuya ihtiyaç duyuyor. ABD ile İran arasında sağlanacak bir anlaşma; sadece iki ülkenin değil, milyonlarca insanın kaderini değiştirebilir.
Ancak unutulmamalıdır ki; kalıcı barış, hukukun hiçe sayıldığı, sivillerin hedef alındığı ve güç zehirlenmesinin politika haline geldiği bir zeminde kurulamaz. İsrail’in mevcut politikalarını gözden geçirmesi ve uluslararası hukuka uygun hareket etmesi, bu sürecin en kritik başlıklarından biridir.
Uluslararası baskı ve yalnızlaştırma politikası ivedilikle İsrail için uygulanmalı ve barış kalıcı hale getirilmelidir. İsrail işgal ettiği her metrekare topraktan geri çekilmeli, Netenyahu başta olmak üzere savaş suçu işlemiş olanlar yargılanmalıdır.
Bu denklemde, Atatürk ilkeleri ve Cumhuriyet değerleri üzerine inşa edilmiş Türkiye gibi istikrarlı ve güçlü devletlerin varlığı ise barışın kalıcı hale gelmesinde hayati rol oynar.
Belki de en önemlisi,
Dünya bir kez daha şunu hatırlamak zorunda:
Barış, güçlü olanın değil; adaletin yanında duranların eseridir.
Tarihin kıskandığı bir liderin, Atatürk’ün söylediği “Yutta sulh, cihanda sulh” ne kadar önemli ve güçlü bir söylemmiş öyle değil mi?
Gültekin KÜPELİ – 11.04.2026